Anopheles Gambiae

 

 
 
 
" Yukarıda, yüz kez büyütülerek elde edilmiş bir kalp fotoğrafı var. Kalbin sahibi, bir 
sivrisinek türü olan -yazıya bilimsel değer kazandırabilmek için girişilen çabayı 
görüyorsunuz burada- Anopheles gambiae. Müfredat mı öyleydi yoksa bizim
hocanın takıntısı mıydı bilmem ama, Anofel biyoloji derslerimizin kurbağalarla
birlikte kadrolusuydu. Adının geçmediği derslerde bir eksiklik hissederdik. Sonunda
sınıftaki kızlardan birinin lakabı dahi oldu. O yüzden anofel ismi bana yabancı değil.
"Gambiae"nin ise hem kelimenin ilk anda yarattığı çağrışımla, hem de Afrika'nın
belası sıtmanın müsebbibi sivrisineklerin kıta ülkelerinden birinin adıyla anılmasında
hiç bir tuhaflık görmediğim için, Gambiya manasına geldiğini tahmin ediyorum. "
 

-Bu gereksiz ve geveze yazının özeti, gambiya sivrisineklerinin de kalbi vardır. 
-Dolayısıyla ?
-Dolayısıyla ne ?
-Dolayısıyla Gambiya sivrisinekleri de "kalplerinin götürdüğü yere gidebilirlerdi ama 
gidemediler." 
-Nası yani ?
-Yani...Bundan uzun seneler evvel büyük büyük büyük... yok bu böyle olmayacak.
şöyle söyleyeyim: yüzlerce kez büyütülmüş büyükbaban ( -Aman ne yersiz bir espri), 
Portekizden buraya gemiyle gelen bir kadına (-Böyle başlamamalıydı. Sonunu 
getiremeyecek görürsün.) aşık olmuş. Kadın bu seyahati isteyerek gerçekleştirmemiş. 
Gemide kalabalık bir erkek [-Erkek ha! E a Tua Mãe Também ( -Hiç üşenmeden 
IMDB'ye baktın. Nası bi tipsin sen ya ! ) ]  topluluğu görmüş. O kadar çoklarmış ki nasıl 
desem şimdi; islah edilmemiş bir bataklıkta ne kadar sivrisinek olursa( -Bütün bunlar
sana çok iyi bir fikir gibi görünüyor değil mi ? Beyinsizsin oğlum sen.) o kadar çok
adam. Kadın nefsine daha fazla hakim olamamış ve kendini bir anda gemide (-İşte
öyle sürekli mutfağa gidip gelirsin. Sen de anladın yazdıklarının bir boka
benzemediğini.) bulmuş. Önce hemen işe koyulmaya karar verdiyse de bir iki tehlike
atlattıktan sonra geceyi beklemesi gerektiğini anlamış. 
 

-Öff sıkıldım
-Ben de.. Bu lüzumsuz muhabbeti neden haddinden fazla uzatıyor anlamıyorum.
Kontrolü bana verse..
-Kim ?
-Geceler bizim için önemli. Gece bir insanın... insan mı ipleri bana verdi ipler ipleri
bilir misin neyse boşver konu bu değil... sonra ben gittim sonra birileri geldi ve dedi ki
geceler uyumak silme silme hadi bana bırak kendini hadi işte gece kadın bir erkeğin
kolundan bir başkasının koynuna ve derken sabah kadın akmış gambiya karaya ayak
basmış. karaya ayak basmak işte çok iyi çok iyi değil mi işte gördün karaya ayak
basınca neyse boşver aynı kara parçasını yalamakta olan büyükbabayı görmüş. kadın
kadın senin büyük büyük ipleri kaybediyorum ipler ipleri bilir misin hani kesilince ya
da kopunca ipleri biz bilmeyiz ipler silmeler arttı demek silmeler arttı gidiyorum ben
gittim sonra gelcem belki sonra bana ayak bana bak yapma sus dinle sigara var
masada görüyorum çakmak andre gide bardak iki saattir mutfağa gidip su doldurduğu
bardak bunları yaz yaz bi yere andre gide var batak var bardak acele etmem gereki..zzzzz...
 

-Baba !
-Tamam geçti evlat. İpler yine onun elinde... 
-Kim de ? Ne ipi ? Az önce olanlar da neyin nesiydi baba ? Kendinden geçip deliler gibi 
sayıkladın.
-Neler dedim ? Hatırlıyor musun ?
-Şaka mı yapıyorsun ?
-Aslında şu anda ekranda hepsi yazılı.
-Ekranda saatlerdir yazılı duran tek şey Gambiya sivrisinekleriyle ilgili o saçmasapan yazı
-Evet çünkü bize sadece bunları gösteriyor. 
-Ne yani sence yazı devam mı ediyor ?
-Evet ama şöyle dersek daha doğru olur yazmaya devam ediyor. İmleçi görüyor musun?
Neden hareket etmeye devam ediyor sence ?
-Kim baba kimden bahsediyorsun ?
-Bizden... Yani senden benden ve ondan... Üçümüzden ama birimizden yani hepimizden
-Baba beni korkutuyorsun
-Korkacak bişey yok. Aslında sen de yoksun. Ama varsın. Tıpkı benim gibi. Onun gibi. 
Son ikisi aynı anlama geliyor. Kıyamete inanmış birinin kendi içindeki kıyamet
provası. Çünkü kıyamete kendimizi ancak böyle alıştırabiliriz. Teskin. Kalplere belki
yüz kez büyütülmüş kalplere patlayan güneş çiçeği zerki. Zevki kendi yarattığımız
dünyaları bir anda bitirmenin. Kitaplar ya da hayaller bittikten sonra, ama değil
bitmemişken hayallar ve kitaplar enfarktüs geçiren yazarlarından ve
hayaledenlerinden dolayı. Değildir çünkü bu araf içinde araftır. Çok az kahramanın
başına gelmiş bir durum bu. Clarissa'nın mesela. Zweig ve Beck tarafından karayla
irtibatını sağlayan iki ucu da kesilmiş ama yine de havada duran bir sırat köprüsünün
üstündedir Clarissa. Ve dünya varlığını sürdürdüğü sürece onun yeri artık hep
orasıdır. Knut Beck başaramadı anlayacağınız.  Clarissa'yı kurtarayım derken ikinci
bir Clarissa yarattı sadece. Hatasını anladığı anda ise tek yapabildiği gerçek
Clarissa'nın arafa geri dönmesini sağlayacak başlangıç noktasını kesip- ki bitiş
noktasını Zweig her yazarın yaptığı gibi havaya uçan bir köprü ayağı kuşuna 
çevirmişti- kendi Clarissa'sının iki ucu da olmayan köprüsünün başlangıcına
ekledi. Yani aslında şöyle de diyebiliriz : Gerçek Clarissa'yla sahte Clarissa'nın
konumları değiştirildi. Yani başlangıçta sahte Clarissa havada asılı kalan bir
sonsuzluğun üzerindeyken son durumda gerçeği aynı pozisyona mahkum edildi.
Beck biricik Clarissa'sına ölmüş ablasının kimliğini verecekti ama işin garibi ölen
ablası değildi kendi de doğurulmaması gereken bir anomaliydi. Doğar doğmaz
kuvöze alındı. Zaten kuvöz de bir çeşit araftı. Araf sonu olmayan bir köprüydü.
Hiçbir şey değişmemişti. Hiçbir şey değişmez çünkü...  
 

Çünkü Gambiya Portekiz'in sömürgesiyken, Portekizli kolonilerin gemisine insan kanı 
emmek için binip sonra farkında olmadan Gambiya'ya gelen büyük büyük büyük ya da 
şöyle diyelim yüzlerce kez büyütülmüş büyükanneleri karaya(yani kara tenli bir 
Gambiyalı'ya -bence hala iyi bir fikir) ayak bastıktan hemen sonra aynı "mecalsiz bir 
Gambiyalı kara"nın üstünde duran büyükbabalarıyla karşılaşsa ve ikisi de aynı
gözeneği gözlerine kestirdikleri anda göz göze gelseler ve mesela büyükbaba dönüp
büyükanneye dese şöyle : "Sizi daha önce buralarda hiç görmemiştim" ve büyükanne
adeta Pessoa'nın yarattığı karakterlerden biriymiş gibi vızıldasa üzgünce :
"Dilinizzzzzzi bilmiyorum. Ben Portekizzzz'den yanlızzzlıkla düzzztüm buralara. Hep
açgözzzzzlülüğüm yüzzzzzünden. Sizzzzz Portekizzzzzzzce biliyor musunuzzzzz? " .
" Bazen farklılık olsun diye Portekizzzzzzzli'lerin kanını emerim. Bu sayede azzzzz
çok öğrendim dilinizzzzzi. Sizzzzze bir şey söylicem ama gülmeyin. Ben
Portekizzzz'li anofellerin beyaz olduğunu hayal ederdim" Bu lafın üstüne kadın
kendini tutamasa ve gülse, gülünce gamzeleri-belki yüz kez büyütülürse bizim
de görebileceğimiz gamzeleri- ortaya çıksa, adam kendini zor tutsa ağlamamak için
ve gamzeleri olmadığı ortaya çıksa ve kalbi-yüz kez büyütüldüğünde görebildiğimiz ve
mesela insanın kanını bir sigara gibi sertçe içine çekerken  kalbinden bir 
parça koparmış ve o parça, kanla beraber şırıngasından vücuduna bulaşmış ve her 
insandan böyle parça parça kopardığı kalplerden kendine bir kalp yapmış yani
hepimizin kalbini kendi içinde harmanlasa ancak böyle çarpabilecek olan kalbi-
yerinden çıkacak gibi olsa ve aşkları böyle başlasa yine de hiçbir çünkü değişmez şey..


Şey.. Çünkü evleneceklerdi. Sonra çocukları olucaktı. Sonra bir gün Portekiz'in 
Gambiya'yı İngilizler'e satacağını duyacaklardı. Kadın ülkesini bir daha göremeyeceği
için üzülecekti. Adam "Gidelim" diyecekti. "Zzzaten burada yeterince yaşadık."
Kendilerini Portekiz'e götürecek bir gemiye bineceklerdi. Ama farketmeyecekti.
Çünkü şey bir değişmez hiç..
 

Hiç.. Hiçlik..Onlara bunu biçmiştim...Onlara biçtiğim hiç kendi hiçliğimdi. Ben bir
hiçtim. O yüzden gemide öldürmeyi düşünüyordum ikisini de. Enfarktüsten...
Hepimizin enfarktüsüyle... Hepimizin kalbininin kaçınılmaz sonuyla. Zaten
gemileri de Portekiz'e gitmiyordu. Onları Amerika'ya giden bir gemiye bindirmiştim.
Yanlış gemiye. Kendi hiçliğim, hepimizin enfarktüsü ve yanlış bir gemiyle öldürdüm
onları. Çocukları öylece Amerika'da bıraktım kendi başlarına. Bütün Portekiz'li anne
ve Gambiya'lı babaların çocukları ama karaderili çocukları gibi. Önce köle daha sonra
onların çocukları daha da köle olarak yaşadılar. Harlem'i el birliğiyle kurdular.
"Harlem'i zencilerle ve zenci anofellerle ve zenci farelerle zenci güllerle zenci zencilerle
bakışsız bir kedi kara zencilerle zenci evlerle. Zenci cazcıların zenci gırtlaklarına zenci
deep throatlar... Her şey o kadar siyahtı ki Harlem'de beyaz bir şeylere ihtiyaç vardı.
Çünkü bir şey hiç değişmez...


Değişim... Jim de değişmişti. O da beyaza ihtiyaç duyuyordu artık. Aldous Houxley
gibi... Elinde bir kapının kolu vardı. Hiçbir yere açılmayan bir kapı kolu. Anahtarı
kendinde olmayan, anahtarı komaya giren, arkadan zorlanan, arkadan zincirlenmiş,
arkadan uluyan bir kapı. Kapının dürbününden nasıl korkunç görünürse insan, öyle
görünüyordu . Jim işte böyle zamanlarda Harlem'e gidip beyaz alırdı. Sonra bir
sivrisineğin kanı içine doldurması gibi içine doldururdu hepsini. Öyle ki, Jim'i
yüzlerce kez küçültseniz ve iki eliniz neyi alkışladığını bilmeyen şaşkın bir adamın
elleri gibi ya da kaza anında bir araba sileceği refleksi gibi kapansa aniden Jim'in
üstüne ya da adam mesela radyodan gelen alkış seslerini duyar duymaz kırk yıllık
bürokrat yalakalığının getirdiği refleksle bir anda direksiyonu bırakıp-ki sol eli
sileceğin koluna temas etmiştir yanlışlıkla- alkışlamaya başlamış da mesela bir
anda nerden geldiği belli olmayan bembeyaz bir toz bulutu ortalığı kaplamış gibi.
Adam arabanın kontrolünü kaybedip bir su fıskiyesine çarpsa dahi fıskiyeden
fışkıran sular o toz bulutunu dağıtmaya yetmezdi işte. Peki buların Jim'le ne 
alakası mı var? Jim kazadan hemen önce tam da uçmaya başlamışken radyatöre 
yapışmıştı. Siz o beyaz toz bulutu nasıl oluştu zannediyorsunuz ? İşte Jim öyle çekerdi 
beyazı içine. Peki adama ne mi olmuştu ? O da radyatöre yapışmıştı. Peki bize ne mi 
olacaktı ? Biz de radyatöre yapışacaktık... Hiç değişmez şey çünkü bir...
 
 
-Bi dakika... Bu Jim'de kim ?
-Jim Morrison.
-Aman ne komik !
-Bak dinle ama...( -Selam Baba Anofel ) Git işine ( -Gitmem... Sen haklıydın... yani 
ben... yani o... Sen haklıydın... Merak etme anlatmak istediklerini anlattırcam... Sadece 
bir kaç şey söylemek istiyorum... Neden bütün babalar aynısınız ? Benim babam, sen... 
Sahi sen benim babamın benim içimdeki yansıması mısın? Yoksa benim gelecekte baba 
olmuş halimin bir ön hazırlığı mı? Ama en nihayetinde sen, ben, benim babam, senin 
baban, benim baba olmuş halim, senin büyük büyük...aman neyse sıktı bu muhabbet... 
Hepimiz  tek bir şeyiz değil mi ? Bir sivrisineğin kalbi ya da bir kalbin sivrisineği... Peki 
abi neysek neyiz de nedir bizim olayımız ? Yani hep bir bokun içinde yaşamışken nasıl 
oluyor da kendimizle övünebilecek bir şeyler bulabiliyoruz. Biz nasıl bataklığa dönmüş
bir kalbin sivrisinekleriyiz ki kalbimizde onlarca insanın kalbini çalıp, kendimize yeni
bir kalp yaratıp onunla yaşayabiliyoruz. Sana anlattırmayacam abi o boktan hikayeni.
Söz verdiğim halde yapmicam bunu. Tam da bir insana yakışır gibi davranıyorum
değil mi? Hatta senden rol çalıp -doğru ya kendimden rol çalıyorum aslında- kendimi
ön plana çıkartıcam. O kazadan önce Jim'in konuştuğu son kişilerin büyük büyük
büyük amcan ve büyük büyük büyük baban olduğunu, Jim'in gruptan ayrılmak
istediğini ve bunu arkadaşlarına bir türlü söyleyemediğini onlara anlattığına
inandırcam kendimi. İşte Jim'in trajik ölümünden sonra kuşaklar boyu şerefli
aile üyelerimizin The Doors'a nasıl musallat olduğunu. Onları bu işten
vazgeçirmek isterken bir anda nasıl Gambiya asıllı Portekiz uyruklu ABD'de yaşayan
İtalyan mafya ailelerine dönüştüklerini anlatıcam ve insanlarda buna inanacak ha...
Beni güldürme, ben. ) 
 

-Peki 1972 Ağustos'unda doldurdukları "The Mosqito" adlı 45'lik için ne diyeceksin? 
Bizimkiler adamları öyle rahatsız etmiş ki, şerefli ailemizle ilgili bir şarkı yapmak
zorunda kalmışlar.
-Saçmalıyorsun baba! Artık bu yalanlarına bir son ver. İnsanların yanında bari
anlatma bu aptal hikayelerini. Komik duruma düşüyorsun ve ben çok utanıyorum
-Çocuğumu kullanarak kendi babana söyleyemediklerini ona söyletiyorsun ha.. Ama 
babana değil bana karşı. İçinde yarattığın babaya karşı.. Çok acizsin.. 
-No me molesto mosquito !
-Peki sence neden İspanyolca'ydı o şarkı. Çünkü..
-Dur ben söyleyeyim... Portekizce ve İspanyolca birbirine benzer. 
-Evet ve bizim şerefli ailemiz onların başında hep Portekizzzzce vızıldadı. 
-Baba bıktım artık şu şerefli aile vurgundan... Yalanlarından... Kendi hiçliğimden.. 
Senden olma hiçliğimden.. Ailemizin şerefi bizim için ne ifade eder ki.. Bak işte 
odamda-yani annemden boşanıp bizi terkettiğin evinin Harlem'inde- oturmuş,
kendimi kıyamet fikrine alıştırabilmek için, sivrisinekler yaratıyorum. Benim arafımın
kahramanları iki tane aciz sivrisinek, baba. Ne acı değil mi? Yani senle ben, yani biz,
yani sen ya da ben ne farkeder baba. İkimizde tek bir şey değil miyiz? Önce seni sonra
beni ısıran bir sivrisineğin kalbiyiz biz. Peki şu anda nerdeyiz biliyor musun baba?
Yenidoğan ünitesindeki kuvözlerin birinin başında. Sen daha önce kuvözde prematüre
bir sivrisinek görmüş müydün ? Ya da şöyle söyleyeyim, Gregor Samsa bir sabah
bunaltıcı düşlerden uyandığında... Sen şimdi oturur bunu da alkışlarsın...
 
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !